Serseri”nin kapanış sayısı olan 19″un webe aktarımı bugün-yarın, öbür gün-ertesinden ertesi gün falan tamamlanabilir
Biyografiler İçin Ön Not
Serseri Dergisi’ne ilk sayıdan son sayıya kadar katkı sağlamış tüm yazarlar hakkında kısa bilgi notları için http://bit.ly/uF187a bağlantısı kullanılabilir.
Bağlantıda görüntülenemeyen yazarlar zamanla eklenecektir.
Olur da bu yazarlardan herhangi biri hakkında uzun ya da kısa, bi’ şekilde malumat vermek isteyen / verebilecek olan takdire şayan kimseler, her zaman ve her şeyde olduğu gibi serseridergisi/at/gmail.com adresine çekinmeden yazabilir.
Saygılar şelaledir fakat seyrek de olsa akmayabilir…
Sayı 18
Hafta İçi Her Gün
Biz Pazartesileri yeni hayata başlayanlar
Keder ölüdür bizde her Pazartesi
Kahveler sıkıntıdan taşana dek
Çok severiz herkesiBiz Salıları muzlu sütü bitenler
İlk küfrümüz ocakçıyadır her Salı
Simidimiz yetmiş beş kuruşa karşılık gelir
Az yedirir simit biziBiz Çarşambaları solundan uyananlar
Her Çarşamba da görmeyiverin bizi
Kafamız evrak çöplüğü
Özleriz evimiziBiz Perşembe günleri kadınından korkanlar
Erkekliğimiz dalgalanır Perşembeleri
Bileğimiz de kuvvetsizse eğer
Tanıyamayacağız siziSiz Perşembe’den sonra Cuma’yı bekleyenler
Özür dilerim beklettim hepinizi
Biz biraz kalabalığız da
Erken unuttum siziMüşir Fuat
Öleyazmış
Hepimiz biliyoruz, çoktan ölmüş olmalıydı, aramızda böyle fütursuzca, bizden biri gibi dolaşmasını yadırgıyor ve bunu ona belli ediyoruz ama umrunda bile değil, bizimle aynı arzulara sahip olmadığı halde, bu arzuların yükünden kurtulmuş gibi hayatına (her ne ise işte ona) devam etmesi çileden çıkarıyor hepimizi, doktorların biçtiği ömrü çoktan aştı, şimdi ne ölülerin ne de dirilerin tarafında ama her iki taraf da vize istemiyor ondan, bunu kabullenebilir miyiz? -Ne fark eder ki? Düzeni kendi adına bozuyor, eşik çizgisini bulandırarak eğleniyor, sahici bir yanılsama olduğuna inanıyor. Olmasaydı, yerlerimizden bu kadar emin olabilir miydik? Onu gördükçe daha iyi anlıyoruz: Durduğumuz yere sağlam basmalıyız, ibretlik, zavallı bir istisnadan başka bir şey değil. İmrenilesi olan bizleriz: Vücut bulmuş kurallar.
Ümit Yaşar Özkan
Sıradan Bir Sahne
İzsürücü, çatının ucundaki tramplen tuzağına çekilir, kıyıcı figür birden belirerek usturayla gırtlağını biçer izsürücünün. Maktül tramplenin ucunda dengesini kaybeder. Bir iki kez sallanır (Burda tramplenin üstünde sallanan kurbanın dibi belirsiz boşluğa düşerek yokluğa karışacağı umulur…) Kurban (kukla?) tramplenin üstüne yığılır, kol ve bacakları aşağıya sarkmaktadır, boynundan süzülen, seyircinin umut bağladığı boşluğu belirginleştirip zemin haline getirir yavaş yavaş. İpucu kendi fonunu koyultur! Onu kaldırıp aşağıya atmaya çalışan kıyıcı figürün üstüne bulaşacaktır ağır ceset (kolları,bacakları ve gövdesiyle) dili bir karış dışarda, hantal, yapışkan kukla.
Ümit Yaşar Özkan
Hemşire
Hemşire içeri girmek ve hazırlanmak için mutfağı kullanıyordu böylece hastalığın havası hastanın yatağının sınırlarından taşarak mutfağa bulaştı, zamanla ekmeklerin yanındaki serum torbasını, baharat kokularına karışan ilaç kokularını yadırgamaz olduk; şırıngalar, çatal bıçaklarla aynı hizadaydı. Mutfakla hastalık arasındaki bu olağandışı ateşkes sayesinde sıhhati askıya aldık, hemşire yasadışı bir melek gibi bu yeni salgını kutsadı, evdekiler tek tek tatlı ateşe bıraktılar kendilerini.
Ümit Yaşar Özkan
Hipermarket
KANSER: Çoğalma kodları çözüldü,marka ve kaos (dokunaklı izdivaç)
SITMA: Egzotik hevesler için üretilen sahicilik çağrışımları. Bünyenin unuttuğu üşüme, titreme, yüksek ateş (şehir arşivinden indirilebilen,unutulmuş hastalıklar)
HORMON: Güce dolaysız ulaşın,kırmızı et reyonlarında oyalanmadan. Yeni efsaneler: Bir vücuttan diğerine geçebilen gezgin hormonlar.
ELİSA: Artık sayrılıklar evcil.Paketlenmiş bakteriler, konserve virüsler, zührevi oyuncaklar.
HEMOGRAM: Büyük biraderin tahlil tutkusu,sıvı dolaşımlarını kaydeden kameralar, koku sayaçları. Faturaya iliştirilen tahlil raporları
BİYOKİMYA: Şifanın verdiği hafiflik sayrılığın verdiği doygunlukla takas edildi.Müşteriler,saadetten sararmış suratlarıyla çıkışa İlerliyorlar.
Ümit Yaşar Özkan
Ben Halka Bakınca
Ferdi Amca
Ben halka bakınca gulyabaniler bodrumda bir çocuğu hüpler
İçimdeki şiir hayvanı ölür, umutlarımı söğünürüm
Halka bakınca kör olurum kulaklarım duymaz
Dilim tutulur gözlerim görmez
Ölür ölür dirilirim halka bakınca
Halkım da ölüdür
Onsekizinde bir kızın koynunda gömülüdürBen halka bakınca yüzümde sivilceler çıkar,
Oramda buramda çıbanlar.
Halka bakınca ishal olur, şeftali yerim,
Kabız olur, müshil içerim.
Uyuz olurum, kaşınmam tutar hart hart,
Ayaklarım nasır bağlar.
Gökten sürahi düşer halka bakınca,
Kafam yarılır, belki kanser olurum.Ben sabah akşam halkıma bakarım
Erinmem gece kalkarım halkım iyi horulduyor mu uykusunda bakarım
Sabah kalkarım günlük gazetesini tıkınmış mı bakarım
Ben halka bakınca önce sigara yakarım, sonra kendimi
Halka bakınca zındık olur dinden çıkarım
Ben halka bakınca Lusifer bile masum kalır halkımdan
Halkım ki gizli kalmış hıyabandır bunu ancak halka bakınca anlarım
Ki içinde ilk günahın tohumları, çoğalır çoğalır durur halkımHalkım ki halkımı halkımdan sakınırım
Adnan Karakaş
Kıyametin kapısı açılır ben halka bakınca
Ben halka bakınca dünyaya alışırım
Cıva döker hamuruna ben halka bakınca
Bir bir yanar insanlar ben halka bakınca
Ben halka bakınca can yakan halkım
Paradan cesaret ve çeşit çeşit paryalık
Niye halkta ömür bir içim sigaralık
Ve gözlerimde halk niye bu kadar karanlık
Halkta büyüdükçe büyüyen umut halkaları
Karaltılar, sanrılar, kabuslar ben halka bakınca
Ben halka bakınca gözlerime düşer bir siyah ben
Boşalır nutkum tutulur dilim
İyi şeyler söylemek isterim aslında ben halka bakıncaAbdüssamed Bilgili
1541
Ben halkıma bakınca ietete camından
Bir sinek vızılca kıyamet turfanda toplar
Muavinin ileri görüşlülüğü anayasaya uygundur
Çağdaştır, laiktir, demokrattır, başka bir boktur,
Şimdi ben böyle söyledim diye bana alınanız çoktur!3642
Ben halkıma bakınca halkım sokaklarda halı
Yıkamanın yasaklığını ama yine de bir tofaşın yıkanabileceğini
Düşünürler günde beş vakit rızık verdiği için sevdiklerini
Akşama babaların gelip çocuklara Ülker getirmeyi unutmama şarkılarınıSonra daha neler neler yazmaktan dönmenin yorgunluğunu
Küçücük çocukların taştan atlar önünde, kara tahtalara kara ezberler tükürüp
Aferin Ali, alnımızdan bilgilerle, hem türküm hem çalışkan
Vatan soymak için bundan daha gerekli bir foto roman
Yetmişlerden kalma, seksenlerden kalma postallar
Doksanların çocuklarına aptalmışsın bakışlar
Hem iki binlerin milenyum kadınları, hem Avon ürünlerinin
Satışında yaşanan patlama, kaç askerin öldüğü bilinmeyen bir vadi
Yirmi bir yıl aralıksız yaşamış olmanın verdiği tecrübeyle
Ben halkıma bakınca işte böyle
Gözlüklerimi evde unutuyorum.2807
Ben halkıma bakınca camdan, sabahtan, ahşaptan
Omurgasını kuramıyor sabah iş vakitlerine
Yola madem diyor ne için çıkmıştık İsmet Özel
Yüzüm asık geri dönerim hanımın yanına varırım
Şöyle bir soğuk ayran isterim, tansiyon ilacımı içerim
Gömleğimin yakasını gevşetirim, derin nefes alırım
Mutfakta kumanya derin nefes alır odasında genç kız
Oğlum işten döner halkın nazarında bir göz
Önüne bağdaş kurulmuş bir sofra kurulur
Ben halkıma bakarım halkım hala ekranları başındadır
Bir profesör de göbeğini kaşır.8940
Ben halkıma bakınca halkım bana söylenir
Fransız ayininden beri geri kaldık denir
Bir ekmek bir şarap bir et bir kan
Kiliseye uğrayan çekirdek aileKızlarının toplanmış eteklerine
Bakarım ben halkıma işte böyle!6482
Ben halkıma bakınca nasıl desem ki
Ağzım bozulur nevrim döner midem bulanır
Piçleri dolar gözlerime üniversite ırkının
Saat kaçta hangi durakta beklerim sevgilim gelmez
Sigara içen dilenciye camel verir jeton alırım
Osmanlıca’dan kalırım harf inkılabı başıma patlar
Ok atışları yaparım, halkı tuttururum
Milli piyango oynarım, umut satın alırım
Ben halkıma bakınca eski bir şarkıyı anımsarım.0937
Ben halkıma bakınca amfilere bir ıslık dolar
Bilim adına adamlarım yalanlar tüttürürüm
O kız acemi ellerliyle bir sigara katleder
Komünist dostları hesap kesim tarihi affeder
İslamcı kardeşleri devlet fikri alt eder
Kemalistler durmadan bir putu ilah eder
Nurcu abiler gelir sohbete kaset gider
Ülkücüler durmadan bir yokuşu kaybeder
Ben halkıma bakınca destanlarım, kitabelerim
At teknolojisi bana pahalıya patlar
Bir ayağım yerdedir bir başım gök tanrı
Bunun hesabını kime sormalı?
Ben halkıma bakınca tanrım şöyle görüyorum:
Adınla uyanan bir yalandır şehir.
Bir Karaborsacının Balgamının Bir Kocamışa Yaşattıkları
evvela:
Seni bir aziz vurur, kurt. Sahi bir aziz bir kurdu vurur mu? Eğer kurt kocamışsa tabii ki vurur. Eğer otuz iki yaşındaysan ve eğer otuz iki dişinin her biri muhtelif muhitlerde döküldüyse; Süleymaniye’de, Haydar’da, Tarlabaşı’nda, Lenger Sokağı’nda, bahusus Karşıyaka’da birer dişin bir maktul gibi sallanıyorsa; bir aziz, belki eflatun pelerinli, belki kaşmir paltolu, belki gömleğinin kol manşetleri ceketinin kollarından muntazaman kıvrık bir kahraman seni vurur.
Üzgünüm ki Fenerbahçe Vapuru’nu emekliye ayırdılar. (kendine suç ortağı sanma onu; o kocamadı, kocadığını sandığın ihtiyarlar da kocamadılar, emekliye ayrıldılar) Ama isterdim Fenerbahçe Vapuru’nun güvertesinde sigaramı yakarken, seni göreyim Yüksekkaldırım’ın başında çömelmiş, yere düşen bir dişini ararken. Ve çok isterdim, galiz enseni yakan saçlarına bir karaborsacı balgamının yapışıp, estetik şekillere büründüğü anı görmeyi. Olmadı. Yetişemedim. Ama tekrar olmayacak anlamı çıkarma bundan. Kendine dinç payı çıkarma. Çünkü sen kocadın. Aynaya bakıp, saçlarına yapışan bir tutam karaborsacı balgamının sana yaşatması gereken muhtemel ürpertilere, titremelere dayanabiliyorsun; ondan tiksinemiyorsan da artık bir hiçsin. Mütemadiyen cebinde taşıdığın çekirdek kabukları gibi addediyorsun bunu. Sana yakışmazdı bu, geçmiş zaman içinde. Fakat biz menhus ve marsık olduğun düşüncesine yekûn halinde intikal ettik. Dişlerinin önce sarardığı sonra döküldüğünü, ensendeki saç püsküllerine bir tutam karaborsacı balgamının yapışıp, bir sigara içimi müddeti nihayetinde eridiğini mitoloji ansiklopedilerinden okumak, kır kahvelerinde efsaneler anlatan emektar muhtar eskilerinden dinlemek abes değil, tescillendin. Çünkü sen, hatırla, ta bin dokuz yüzlü yılların sonlarında ruhuna hakaret ettirmeyi alışkanlık haline getirdin çünkü artık ben vardım. Biliyorsun, sen Çukurcuma’da dize kadar çamurla dolu asfalt gediklerinde mukavvadan kayıklar yüzdürürken (çocuklar gibi değil, patlak simit lambalardan kehanet okuyan efsuncu kadınlar gibi. Çünkü çocukları seviyorum, siyah olanları ve çamurla oynayanları da) evet sen çamurla dolu asfalt gediklerinde mukavvadan kayıklar yüzdürürken benden utanıyordun; çamuru ve mukavvadan kayıkları çok sevdiğimi bildiğin halde.
netice:
Galata’nın efsane kahramanı Tekyumruk Bilal’in hikâyeleri anlatılmıyor artık yazlık sinemalarda. Kısa pantolonlu kopilciklerin, dere kıyısında don yıkayan bakire kızların ağzında artık ne Tommiks, ne Zorro, ne Kırmızı Başlıklı Kız ne de Tekyumruk Bilal maceraları var. Yüksekkaldırım’ın başında çömelmiş, ensendeki Koreli dövüşçüleri andıran saçlarında, karaborsacı balgamlarından sanatkârane eserler ürettiklerinden beridir dillerde sen varsın. Bu sebepten ben sana bir şey yapmayacağım. Çekip gitmek benim payıma yazılmayacak hiçbir surette. Fakat, kutsal saçlarımı senin alil suratına behemehâl şamar gibi vurup; seni Balat’ın, Sulukule’nin, Mevlanakapı’nın, bahusus Karşıyaka’nın pantolonu, mendili, mintanı, fanilası delik fakat asil, zulası parlak, Maltepe paketini çorap lastiğine sıkıştıran fedailerinin hudutsuz inhisarlarına sunuyorum. Bir aziz seni asla vurmaz (ah elleri öpülesi yaşlılar seni vursalar). Çünkü bir kocamış kurt bir azizin değil; bodrum katı kahvelerinde üç bardak çay ederine, okulu asıp çıkış saatine kadar gömmeli batak ve bilardo oynayan, bıyıkları yeni terlemiş liseli ergenlerin maskarası olmayı hak eder. Senin için tütsü yakarım(!), mum yakarım(!); ister misin? İstersen doğduğun sokağın adının yazılı olduğu tabelayı söküp, (çocukluğunda hurdacılara satmaya niyetlenip sökmeye yeltendiğinde iri kıyım üç gençten sağlamına dayak yediğin bir Karşıyaka günündeki gibi) tabeladan boşalan yere “bir karaborsacı balgamının bir kocamışa yaşattıkları” yazılı levhayı asarım, şekilli kavramlarla…
Uğur Sezen
